Gezi, Demokrasi ve Politika

Demokrasi; Antik Yunanda ortaya çıktığı orijin biçimiyle her eşit ve özgür yurttaşın, herhangi bir birey olarak toplumun ortak kaderiyle ilgili kamusal alanda özgürce söz söyleme, ortak kararlara eşit olarak katılma ve icraatları aktif olarak denetleme haklarının olmasıdır.

Politika; bu demokratik hakların çerçevesinde, nasıl bir toplum istiyoruz sorusu temelinde, farklılıklara ve bölünmüşlüklere rağmen, ortak sahneler yaratıp, hep birlikte konuşup, tartışıp, hissederek ortak öznellikler ve  kolektif yaşamlar kurmaktır.

Bu çerçevede…

Demokrasi, sandıktan çıkan oy sayısıyla insanların toplumun ortak kaderiyle ilgili temel haklarını ve özgürlüklerini bir yönetici-danışman azınlığa devrederek, bir köşeye çekilip, susup oturması değildir.

Demokrasi, kamusal alanda toplumun ortak kaderiyle ilgili konuşmak istendiğinde de devletin “yasal şiddetine” ve biber gazına maruz kalarak insanların evine dönmesi hiç değildir.

Aynı şekilde…

Politika, toplumun ortak kaderiyle ilgili, topluma rağmen bir yönetici azınlık oligarşisinin kendi başına aldığı kararlarla her konuda toplumun geleceğini belirlemesi, keyfince “hizmet üretmesi” ve istediklerine “ihale dağıtması” değildir.

Tersine…

Demokratik bir politika, ne tür bir toplumda, ne tür bir öznellikle, hangi kolektif yaşamla, ne tarz bir yönetimle, ne tür hizmetlerin, nasıl ve kimin tarafından yapılacağıyla ilgili temel tartışmalarda tüm yurttaşların özgürce fikir belirtmesi, kararlara eşit olarak katılması ve uygulamaları aktif olarak denetlemesidir.

İktidar hırslarına, otoriter tek adam hayallerine, toplumu meydanlarda uygun adım yürüyen hazır kıtalara, insanları gönüllü kullara dönüştürme sevdalarına, yapay gerginliklere, ölümlere, yaşam tarzı ve inanç savaşlarının fanatizmine karşı; bu çılgın topraklarda hep birlikte, barış içinde, özgür, eşit ve mutlu yaşayabileceğimiz gerçek bir demokrasiyi ve demokratik bir politika geleneğini yaratmak mümkün.

Bunun için, her şeyden önce bir yandan başlamış olan barış sürecini gerektiği gibi yürütmeliyiz, bir yandan da Gezi Parkı’ndan tüm ülkeye ve dünyaya yayılan demokrasi ve adalet dileklerinin evrensel seslenişine kulak vermeliyiz. Eşit ve özgür yurttaşlar olarak, hep birlikte nasıl bir toplum istiyoruz diye konuşmalıyız, tartışmalıyız, fikir alışverişinde ve duygu paylaşımında bulunmalıyız, birbirimizi ikna edip, hep birlikte karar vermeliyiz. Bu çerçevede hepimizin ihtiyacı olan eşitlikçi bir toplumu, özgürlükçü bir politikayı olanaklı kılacak demokratik bir anayasa yazmalıyız.

Bu güzel ve çılgın topraklarda tüm farklılıklara rağmen, barış içinde özgür ortak-alanlar ve eşit ortak-yaşamlar yaratmalıyız.

Meydanlara hazır kıta toplanan yığınları temelsiz kışkırtmalarla intikam mangalarına dönüştürme çabaları ve parti grup toplantılarında, çeşitli basın açıklamalarında “öldüren sözler” ile oy kaygısı için toplumu yapay olarak bölen, parçalayan, gerginlik ve çatışma enjekte eden arkaik-otoriter iktidarlar karşısında; eşitlik ve barış isteyen Kürt halkına, özgürlük ve adalet isteyen gençlere ve demokrasi diyen sivil topluma samimiyetle kulak vermeliyiz.

Duyarlılıklarını ve fikirlerini dile getiren özgür gençliğe ve demokratik haklarını kullanarak ayağa kalkıp, “hizmet veriyorum” diyerek, ifade ve inanç özgürlüğüme, yaşam tercihi hakkıma karışma, diyen tüm insanlara ve barışçıl demokratik çabalara kucak açarak, bu çatışmalı topraklarda bir arada yaşamayı olanaklı kılan bir “ortak-hafıza” oluşturmalıyız.

Özgürlük, eşitlik, barış, adalet ve demokrasi taleplerini dile getirenler karşısında, tepkilerini duygusal patlamalarla linççi bir toplum refleksine dönüştüren tüm kinci ve intikamcı tavırlara inat olarak, bu çileli topraklarda başkasının fikrine, yaşam tarzına, inancına, acısına, derdine kucak açabilen adil bir “ortak-vicdan” yaratmalıyız.

Hem farklı fikirleri ve duyarlılıkları, argümanlı tartışma kültürünü yerleştirerek kamusal alanda özgürce ifade edebilen; hem de tüm reel-olgusal farklılıklara rağmen demokratik bir toplumun çoğulcu zenginliğini yapılandıracak bir “ortak-aidiyet-öznelliği” tasarlamalıyız.

Tek-tipçi, arkaik-otoriter iktidarlardan yorgun düşmüş bu kederli topraklarda, hem her türlü faklılıklarının bilincinde olan, hem de tüm farklılıklara rağmen kader birliği yapabilen bir “ortak-insanlık” oluşturmalıyız.

Yani, tüm etnik, dini, mezhepsel ve kültürel farklılıklara rağmen, adaletli bir ortak-vicdan ve demokratik bir toplum öznelliğiyle bu topraklarda barış içinde bir arada yaşayabilen, kader birliği edebilen, adil, eşit, özgür ve mutlu bir “kolektif öznellik” gerçekleştirmeliyiz.

Bunun için, gerçek bir demokrasinin ifadesi olarak, öncelikle kamusal alanda, eşit ve özgürce dertlerimizi, acılarımızı, sevinçlerimizi dile getirebilmeli, duygularımızı paylaşabilmeli, konuşup, tartışıp, fikir alışverişinde bulunabilmeliyiz.

Tabii ki, eşit ve özgür bir demokratik tartışma, fikir ifade etme; konular ne kadar hassas olursa olsun, öfke patlamalarıyla savrulan küfürler, değer yargıları çatışmaları, intikam çığlıkları, tehditler ve kavgalardan ibaret sanılan bir “parlamento kabadayılığı” olmamalıdır. Kürsülerden devlet erkinin gücüyle tehditler savurmayı, statülerin, apoletlerin, koltukların, makamların, iktidarın arkasında konuşmayı bir “doğal otorite” sanma kibri hiç olmamalıdır.

Zira bir fikir, tek başına kendi argümanları ve kendi temelleri üzerinde sağlam bir şekilde duracak tarzda bir evrensel sesleniş olarak savunulur.

Bir fikir, kafa sayısının çokluğuna ya da azlığına göre ayakta durmaz ya da yıkılmaz. Bir fikir, kitlelerin gönüllü kulluğuna göre çoğalıp ya da özgürce sorgulamalar karşısında azalmaz.

Bir fikrin kendisini geçerli ve yeterli argümanlar temelinde ikna olarak kabul eden ve savunma kararı veren zekâların, bu kararın ardından yürüyen vücutların dışında hiçbir yandaş medyaya ve herhangi bir iktidar gücüne ihtiyacı yoktur.

Zaten bir konuyu ele alıp tartışmanın kendisi; öncelikle, iktidar, oy, mevki, koltuk, çıkar sevdasına düşmeden, sadece hakikati hep birlikte yapılandırma amaçlı bir tutumla dile getirilen özgür ifadelerle tüm farklılıklara ve fikirsel çatışmalara rağmen bir “ortak-zihin”, bir “ortak-duyarlılık” yaratmaktır.

Bu olaylar “dış mihraklar”, tarafından “aylar öncesinden hazırlandı” tarzında komplo teorileriyle insanları kandırmaya çalışmak ise, fikir tartışmasıyla demokrasi sahasında oynama cesareti ve yeteneği yerine topu taca atmak, suçlayarak, bölüp, parçalayarak yönetmeye, dayatmaya, otorite olmaya, baskı kurmaya çalışmaktır.

Kamusal alanda demokratik haklar çerçevesinde dile getirilen bir fikrin ve bir duyarlılığın ifadesini, “kökü dışarıda” masalıyla yok saymak, kriminalize etmek, yasal “devlet şiddetiyle” bastırmaya çalışmak, tek-tipleştirmek, korkarak-korkutarak toplumu tedirgin etmek, mağduru oynamak, toplumun demokrasi isteyen bir kesiminin karşısına bir başka sivil kesimini intikam mangaları gibi çıkarmaya çalışmak, o taleplerin, o fikirlerin ve o duyarlılıkların hakikatini ve gücünü engelleyemez.  Demokratik talepleri dinlemek yerine, karşıt bir tutumu her hangi bir iktidar otoritesiyle bir topluma zorla dayatmak da mümkün değildir. Bastırılan, her zaman çok daha güçlü bir biçimde geri gelir. Bu toprakların tarihi buna şahittir.

Barış, adalet ve demokrasi talebiyle kamusal alanda söz söylemeye çalışan insanlara, her şey çok açık, tartışacak ne var, bunlar bu millete hizmeti ve bu memleketin gelişmesini, güçlenmesini istemiyorlar, diyerek yanıt vermek; aslında var-olan verili bir egemenlik ilişkisini ve arkaik bir otorite pozisyonunun dayatmak, ben oynamıyorum diyerek, demokratik sahada top koşturmaktan kaçınmaktır.

Gezi Parkı Demokrasisi’ni anlamaya ve düşünmeye başlamak; her şeyden önce, bu konuda hiç bir şeyin komplo teorilerindeki gibi öznesi, varlığı, kaynağı, amacı belirsiz korkulacak-korkutulacak bir öcü olmadığı prensibiyle başlayıp, önce duygularda ve bilinçte tarafsız bir duruşla temel soruları sorup, hakikate doğru temellendirilen fikir alışverişi ve diyalog süreciyle mümkündür.

Gezi Parkı Demokrasisi’ni değerlendirmek; piyasada dolaşan tekerlemeleri sıralamadan, her türlü arkaik ve klişe pozisyonu tekrarlamadan, insanları haksız yere hedef göstermeden sorunu cepheden ve kökünden cesaretle ele almak; bir duyguyu, bir algıyı, bir düşünceyi argümanlı fikirlerle temellendirilerek ortaya açık-net bir düşünce ve hakikat koyabilmek, bunları toplumun ortak kavrayışına sunabilmek ve insanları ikna ederek ortak bir kararı alabilmek olmalıdır.

Kamusal alanda gerçek bir eşitlikçi demokrasiyi ve gerçek bir özgürlükçü politikayı yaşama geçiren Gezi Parkı örneğini, bir “düşman figürü” olarak kurgulamak ve bu “hayali düşmanı” yok etmek için de önce aynı toplumun kolluk güçlerini, sonra da aynı toplumun bir başka sivil kesimini gönüllü kullara ve intikam mangalarına dönüştürmeye çalışmak, ne yöneticiliktir, ne demokrasidir, ne de politikadır. Bir çözüm hiç değildir.

Aynı topraklarda bir arada yaşayan eşit ve özgür yurttaşlar olmanın sorumluluğuna doğru demokratik tartışmaların gereği argümanlı fikir belirtmemiz ve ortak yaşam alanlarının yaratılmasının icrası olarak ele almamız gereken temel konular, kaç kilometre çift yol yapıldı, Merkez Bankası’nda kaç lira var… gibi teknik-idarecilik alanları değildir.

Bir toplumda, bütün yurttaşları ilgilendiren ve salt bu toplumda yaşayan bireyler olarak katılma hakları olan demokratik-politika; tüm etnik aidiyet, inanç ve yaşam tarzı farklılıklarına rağmen bir arada yaşamak herkese açık ortak öznellikler ve kollektif yaşamlar yaratmaktır.

Yani,

Nasıl bir toplum?

Ne tür bir ortak-yaşam?

Ne tür bir ortak-aidiyet?

Ne tür bir tarih?

Ne tür bir eğitim?

Ne tür bir ortak-hafıza?

Nasıl bir barış?

Ne tür bir toplumsal-ortak-öznellik?

Nasıl bir ortak-insanlık?

Ne tür bir ortak toplumsal duyarlılık?

Yani…

Ne tür bir Anayasa?

Sorularını sormaktır.

Kısaca…

Ne tür bir Politeia?

10 Haziran 2013