Sine-Felsefe

Nihal Emeksiz - Paradoks DergiGeriye Kalan ve Kıskançlığın Metafiziği

Yazar: Nihal EMEKSİZ

Geriye Kalan filmi, iki kadın, bir erkek, üç farklı karakterin yaşamının bir kurmaca eserde birbirlerine dramatik düğümlenişiyle bir aldatma olayını ve kıskançlık mekanizmasını sorgulama olanağı sağlıyor.

Zuhal, bağımsız kadın karakteridir. Cezmi’nin karısını aldatmasına yol açan kadındır. Zuhal, daha önce evlenmiş ve evliliğin kendisine göre olmadığı sonucuna ulaşmış; bedenini ve ruhunu teslim etmekten sakınarak sadece tutkularını takip eden özgür bir kadın tiplemesidir.

Cezmi, evlilik rutini içerisinde yitip gitmiş, kriz içinde bir erkek karakteridir; karısını Zuhal ile aldatan eştir. Cezmi, evliliğinde mutsuz, ölü bir adam iken, kendisini canlandıran, yeniden yaşam veren farklı bir kadının peşinden giden iç çatışmalı erkek tiplemesidir.

Devamını oku...

Metin Gönen

Django Unchained, İntikam ve Adalet

Yazar: Metin GÖNEN

Django Unchained, özünde bir politik sorun olan, kişisel intikam ve evrensel adaletin paradoksal ilişkisini sorguluyor.

Quentin Tarantino’nun Kill Bill (2003) ve Grindhouse: Death Prof (2007) filmleriyle başlattığı bu sorgulama, Inglourious Basterds (2009) filminden geçerek Django Unchained ile yoluna derinleşerek devam ediyor.

Django Unchained, sinemanın bir dramatik sanat olarak kendi düşünme kapasitesiyle intikam ve adalet ilişkisi üzerine kafa yormak için bu kez Vahşi Batı’da beklenmedik bir hikâye ile klasik western türünü yeniden kurgulamakla kalmıyor; film, aynı zamanda Inglourious Basterds filminde olduğu gibi çok daha radikal öyküleme operasyonu yapıyor:

Tarihi (yeniden) kurguluyor.

Devamını oku...

 Jîn, Yaşam İradesi ve Özgürlük

Yazar: Metin GÖNEN

Sine-Tasvir

Jîn (2013) filmi, her şeyden önce, doğaya, yaşama ve özgürlüğe övgünün bir sinematografik manifestosu olarak başlar.

Bir yanda, bulutların, yer çekimi yasasını hiçe sayan, insanın aşağıdaki uygarlığının ölümlü var oluşunu umursamayan yüksekliklerin çekiciliğinde, hiçbir biçimin belirlemesine boyun eğmeyen özgür devinimlerinin gözler için bestelenmiş bir görsel-imgesel senfonisi vardır. Bu yüce senfoniye, aynı zamanda, dağların, uçsuz bucaksız bir perspektifte, birbiri ardı sıra sonsuzluğa doğru heybetli dizilişlerinin, insan duyarlılığını ve imgelem kapasitesini yetersiz bırakarak aklı yardıma çağıran kozmik varoluşun görüntülerinin görsel-metafizik şöleni eşlik etmektedir.

Devamını oku...

Metin GÖNEN - Paradoks Dergi - Lincoln Filmi

Lincoln, Tocqueville ve Çoğunluk Diktatörlüğü

Yazar: Metin GÖNEN

Çoğunluk ne demektir? Çoğunluk, kaynaşmış bir bütünlük müdür? Çoğunluk, kitlesel olarak davranmak mıdır? Çoğunluk, anonim bireylerin toplamından oluşmuş bir yığın mıdır? Çoğunluk düşünür mü? Çoğunluk hisseder mi? Çoğunluk, bir özne olarak konuşur mu? Çoğunluk adil midir? Çoğunluk meşru mudur? Bir toplumda, çoğunluk olmak ne demektir?

Lincoln filmi, “De la démocratie en Amérique” (Amerika’da Demokrasi) adlı politika felsefesinin, Hobbes’un, Montesquieu’nun, Rousseau’nun eserleri düzeyinde başyapıtlarından birini yazmış olan Alexis de Tocqueville’in yapılandırdığı çerçevede bu soruları sorar.

Devamını oku...

Suç ve Şiddetin Değişen Yüzü 

Yazar: Prof. Dr. Alain BROSSAT, Université de Paris 8

Çeviren: Metin GÖNEN

Bilindiği gibi, “adi suç olgusu” (fait divers) doğada bulunmamaktadır.[1] “Adi suç olgusu”, XIX. yy.da, yeni bir aktüalite rejiminin, yeni bir suç figürünün ve yığınlara hitap eden basının uyguladığı yeni bir yazım pratiğinin karşılaşmasında ortaya çıkan bir söylemsel yapılandırmadır. Mürekkep ve kanın iç içe geçtiği zamanın bu yeni havasının ayrımına, Baudelaire’den başka hiç kimse daha iyi varamamış; moderne şehirlerin etrafında kol gezen bu suç parfümünün çekici cazibesini, ondan daha iyi hiç kimse algılayamamıştır.

Devamını oku...

Çoğunluk, La Boétie ve Gönüllü Kulluk

Yazar: Metin GÖNEN

Tepenin Ardı (2012) ve Çoğunluk (2010) filmleri son dönem Türk sinemasında önemli politik filmlerden sayılıyor. Tepenin Ardı filminin, “öteki” kavramı üzerine soyut bir politik manifesto olduğu kabul ediliyor ve filme şapka çıkarılıyor. Çoğunluk filminin ise, “öteki” kavramının içini doldurup özel olarak toplumda “ötekileştirilmiş” Kürt, işçi ve kadın “ötekiler” üzerine politik bir film olduğu söyleniyor ve film alkışlanıyor.

Filmleri izlediğimizde, bu filmleri alkışlamaya ve sanatsal başarılarına şapka çıkarmaya başta özgün ve yaratıcı sinematografik-öykülemeleri olmak üzere birçok nedenden dolayı devam ediyoruz. Ama kavramları yerinde kullanarak, filmlerle birlikte net bir düşünce çalışması yapmak istediğimizde, yani “politik filmler” nitelemesi açısından baktığımızda, bu eserlerin maddiliğinde gördüğümüz hakikat ifade edilenin tam tersi. Ne Tepenin Ardı genelde “öteki” kavramını işleyen bir politik manifesto; ne de Çoğunluk, özelde Kürt, işçi ve kadın “ötekiler” üzerine sinematografik fikirlerle düşünen bir politik film.

Devamını oku...

Metin GÖNENElie Faure, Godard ve Çılgın Pierrot

Yazar: Metin GÖNEN

Oysa Faure gibi öncüler bize ne diyor? Bize şunu diyorlar: Sinema her açıdan düşüncenin kendisini yeniledi. Yani yeni bir düşünce imajı yarattı. En azından dört açıdan: Niteliksel açıdan, niceliksel açıdan, ilişki açısından ve modal açıdan. Tam da Kant’ın dört temel kategorisi olarak.
Gilles Deleuze (Images-Mouvement, Cinéma et Pensée, 2725s)

Elie Faure’un düşüncelerinin, doğmakta olan sinema sanatının geleceğiyle ilgili yüksek bir öngörü taşıdığı açıkça görülmektedir.

Ama Faure’un bu uzak görüşlü düşünceleri karşısındaki günümüz kuramcılarının inatçı bir sessizlik içinde olduğu da aynı şekilde ortadadır. Oysa teorinin bu inkârcı suskunluğu karşısında, ses getiren bir yanıt yine sinema sanatının kendi pratiğinden gelecektir. Jean-Luc Godard’ın sineması, Faure’un düşüncelerini derinden kavrayan ve onlara sonsuz bir yaşam veren bir sinemasal anımsama olacaktır.

Devamını oku...

Amour (Aşk)

Yazar: İlhan İZGİ

“Yakında seksen iki yaşında olacaksın. Boyun altı santim kısaldı, olsa olsa kırk beş kilosun ve hala güzel, çekici, arzu uyandırıcısın. Elli sekiz yıldır birlikte yaşıyoruz ve ben seni her zamankinden çok seviyorum. Sadece benimkine değen bedeninin sıcaklığıyla dolan, kahredici bir boşluk taşıyorum göğsümün tam ortasında yeniden.”

André Gorz, Son Mektup

Aşk üzerine her türlü tanımın yapıldığı ve çoğunun kırılgan bir yapıya sahip olduğu, Aşk'ı yaşamaktan ziyade tariflerini yapmayı tercih ettiğimiz dönemlerden geçmekteyiz. En güzeli ve dokunaklısı benim Aşk tarifim şeklinde çıkan sosyal medya atışmalarının içerisinde ve her gün duymaya alışık olduğumuz Aşk üzerine aforizmalardan sonra, gerçek Aşk'ı tecrübe etmiş bir hayat ile karşılaştığımızda yaptığımız hiç bir tarife uymadığını görmek bizi çok ama çok şaşırtıyor olmalı. Bu nedenle Arthur Rimbaud'un deyimiyle Aşk'ı yeniden icat etmeliyiz ve bu çok açık bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır. Bildiğimiz tüm kalıpların dışına çıkıp, hatta tüm kalıpları yıkarak işe Aşk ile başlamalıyız; çünkü biliriz ki, işe Aşk ile başlamayan, hayatın ve gerçeğin ne olduğunu asla bilemez.

“İnsanlar gerçeklikleri severler, sevdiklerini bilmedikleri zaman bile.”1

Devamını oku...

Alt Kategoriler