Ortak Yaşamlar ve Politeia

Birlikte Konuşmalı, Tartışmalı ve Hissetmeliyiz…

İktidar hırslarına, haksız ölümlere ve savaşlara karşı, bu çılgın topraklarda hep birlikte özgür, eşit ve mutlu yaşayabilmek için; adalet, barış ve demokrasi dileklerinin evrensel seslenişiyle konuşmalı, tartışmalı, fikir alışverişinde, duygu paylaşımında bulunmalıyız.

Tüm farklılıklarımıza rağmen, hep birlikte duyumsayabileceğimiz “ortak-yaşamlar” yaratmalıyız.

Parti grup toplantıları ve çeşitli basın açıklamalarında topluma gerginlik, öfke ve nefret enjekte eden “öldürücü ithamlar” yerine; samimiyetle duyarlılıklarını ve fikirlerini dile getiren çabalara kucak açarak bu çatışmalı topraklarda bir arada yaşamayı olanaklı kılan özgür “ortak-alanlar” yaratmalıyız.

Tepkilerini duygusal patlamalarla ırkçı ve linççi bir toplum refleksine dönüştüren tüm kinci ve intikamcı tavırlar yerine, bu çileli topraklarda başkasının acısına, derdine kucak açabilen adaletli “ortak-vicdanlar” yaratmalıyız.

 

Hem her türlü faklılıklarının bilincinde olan, hem de tüm farklılıklara rağmen bu kederli topraklarda kader birliği yapabilen karşılaşmalara olanak sağlayan “ortak-hafızalar” oluşturmalıyız.

Yani…

Tüm etnik, dini, mezhepsel ve kültürel farklılıklara rağmen; herkese açık bir sesleniş olarak, bir ortak-vicdan duygusu ve bir demokratik aidiyet fikriyle bu topraklarda bir arada yaşayabilen, adil, eşit, özgür ve mutlu bir “ortak-insanlık” yaratmalıyız.

Yani…

Tüm lokal-olgusal aidiyetlerin üzerinde, hiçbirini yok saymadan, ama hepsinin ötesinde herkese açık evrensel “politik öznellikler” tasarlayabileceğimiz “ortak-sahneler” yaratmalıyız.

Bunun için öncelikle, toplum olarak kamusal alanda özgürce dertlerimiz, acılarımızı, sevinçlerimizi dile getirebilmeli, duygularımızı paylaşabilmeli, konuşup, tartışıp, fikir alışverişinde bulunabilmeliyiz.

Yani…

Gerçek bir demokraside olduğu gibi, “nasıl bir toplum istiyoruz” sorusunu argümanlı fikir tartışmalarına açarak, rasyonel ikna sürecine ve kollektif karara alma iradesine ve uygulamaları denetleme sorumluluğuna tüm yurttaşların eşit ve özgürce katılımını hep birlikte sağlamalıyız.

Ancak…

Eşit ve özgür bir demokratik tartışma ve fikir ifade etme, konular ne kadar hassas olursa olsun, öfke patlamalarıyla savrulan küfürler ve yaşanan kavgalardan ibaret sanılan bir parlamento kabadayılığı olmamalıdır. Kürsülerden tehditler savurmayı, statülerin, apoletlerin, koltukların, makamların arkasında konuşmayı bir doğal “otorite” sanma kibri hiç olmamalıdır.

Zira bir fikir, tek başına kendi argümanları ve kendi temelleri üzerinde sağlam bir şekilde bir evrensel sesleniş olarak yükselir ve savunulur.

Bir fikir, kafa sayısının çokluğuna ya da azlığına göre ayakta durmaz; çoğalıp, azalmaz.

Bir fikrin, kendisini bu argümanlar temelinde kabul eden ve savunan zekâların dışında hiçbir yandaşa ve herhangi bir iktidar gücüne ihtiyacı yoktur.

Bir konuyu ele alıp tartışmak; öncelikle, oy, mevki, çıkar sevdasına düşmeden, sadece hakikati hep birlikte yapılandırma amaçlı bir tutumla dile getirilen özgür ifadelerle tüm farklılıklara ve fikirsel çatışmalara rağmen bir “ortak-zihin”, bir “ortak-duyarlılık” yaratma eylemidir.

Bir fikrin ve duyarlılığın kamusal ifadesini zamansız, gereksiz görmek, önünü kesmek, yok saymak, dolaylı dolaysız yasaklamak, kriminalize etmek, korkarak-korkutarak tek-tipleştirmek, mağduru oynamak o fikri ve duyarlılığı engelleyemeyeceği gibi; her türlü iktidar otoritesiyle bir fikri, bir algıyı, bir duyguyu bir topluma zorla dayatmak da mümkün değildir.

Hele tüm fikir ve düşünce çalışmasına başlayanların, özde akıl yürütme ve argümanlı tartışma uzmanlığı olan felsefe öğrencilerinin işin abecesi olarak ilk öğrendiği kural olan, bir konuyu ele almanın, “her şey çok açık, tartışacak ne var” safsatasıyla aslında var-olan verili bir pozisyonun “haklılığını” belirtmek olduğunu sanma safdilliği hiç değildir.

Tartışmaya ve düşünmeye başlamak her şeyden önce bu konuda hiç bir şeyin göründüğü gibi açık ve net olmadığı prensibiyle başlayıp, bir çocuk saflığıyla duygularda ve bilinçte bir altüst oluş yaratarak temel soruları sorup, hakikate doğru temellendirilen fikirler formüle etmekle mümkündür.

Yani tartışmak; piyasada dolaşan tekerlemeleri sıralamadan, her türlü klişe pozisyonu tekrarlamadan, sorunu cepheden ve kökünden cesaretle ele almak; bir duyguyu, bir algıyı, bir düşünceyi argümanlı fikirlerle temellendirilerek ortaya açık-net bir düşünce ve hakikat koyabilme ve bunları insanlığın ortak kavrayışına sunabilme çabasıdır.

Düşüncenin icrasından kolektif eyleme aynı topraklarda bir arada yaşayan yurttaşlar olmanın sorumluluğuyla argümanlı fikir belirtmemiz ve ortak yaşam alanlarının yaratılmasının icrası olarak ele almamız gereken temel sorular şunlardır:

Farklılıklara rağmen bir arada yaşamak, hissetmek, düşünmek, üretmek, kader birliği etmek nedir?

Ne tür bir ortak-yaşam istiyoruz?

Yani…

Nasıl bir toplum istiyoruz?

Ne tür bir ortak-hafıza yaratmalıyız?

Ne tür bir toplumsal-ortak-öznellik oluşturmalıyız?

Ne tür bir ortak-toplumsal duyarlılık ve düşünce paydası gerçekleştirmeliyiz?

Öz olarak…

Ne tür bir anayasa yazmalıyız?

Yani…

Bize gerekli olan ne tür bir Politeia?

Yani…

Ne tür bir toplum sözleşmesi yapmalıyız?

Peki bu temel soruları sormayı engelleyen tekil çatışma durumlarının, herkes için açık ve net olduğu iddia edilen parçalayan-bölen pozisyonların, temellendirilmemiş dayatmacı kanıların, piyasada dolaşan göz boyayıcı safsataların özü nedir?

Yani…

“Irk”, kan ve etnik özellikler ruhu bilgelik mertebesine yüceltip; aklı da biyolojik olarak entelektüel bir üretime yönlendirir mi?

Bir “ırkın” kanı ve organları, onun inancını, sosyal ve entelektüel yaşamını diğer “ırklara” göre doğal olarak daha üstün, kaliteli ve üretken kılar mı?

Bir “ırkın” biyolojik özellikleri, ona diğer “ırkların” biyolojik özelliklerine göre toplumun ve insanlığın yaşamında karar verici konumda, hangi inanca sahip olacağı, hangi dili konuşacağı, hangi dilde ne tür bir eğitim yapacağı gibi temel haklarda norm koyucu doğal bir “etik komitesi” yargıcı olması hakkını verir mi?

Biyoloji, kan ve hücre yapısı ile bilimsel, sanatsal, metafizik yaratım ve sosyolojik toplum mühendisliği arasında insanlığın henüz keşfedemediği gizemli bir ilişki var mıdır?

Yani…

Biyolojik olarak “ırk” denilen bir kategorinin ve gerçekliğin olmadığını bilim kesin bir şekilde söylerken; neden sosyolojik ve politik olarak “ırk” kategorisi bu denli yaygın üretilebiliyor?

Neden “ırkçılık” bu denli revaçta?

Neden?

Cinsel, etnik, sosyolojik, ekonomik, kültürel, dinsel ve mezhepsel kimliklerle bir evrensel varoluş olan ortak-insanlığı bölerek mağduriyet tepkisi göstermekle yetinmek; bu insanlığı özdeksel kimliklere bölerek, bu mağduriyetleri üreten ve bu mağduriyet kimliklerini bu “mağdur vücutlar” üzerine kazıyan bir egemen mantığa karşı çıkmak adına, özde aynı şekilde bu bölünmeyi trajik bir biçimde tekrarlamak olabilir mi?

Herkes etnik, cinsel, ekonomik, sosyal, kültürel, dinsel-mezhepsel olarak “ait olması gereken yerde” durmalı, diyen Polis’ in hiyerarşik mantığı karşısında, vücutlara şiddet ve kanla yazılan bu statülerin üzerinde herkese açık olan adil, eşit ve özgür bir Demos öznelliği yaratmak gerekmiyor mu?

Ethnos‘un kimlikler ve aidiyetler çatışması üzerinde yükselen bitmez tükenmez çıkar ve iktidar savaşlarını yaşamak yerine; Politeia‘nın, tüm farklılıkların üzerinde ortak-yaşamları olanaklı kılan adil ve demokratik toplum sözleşmesini kolektif bir bilinçle, hep birlikte yazmak ve yaşatmak gerekmiyor mu?

Nasıl bir toplum istiyoruz sorusunun ilk olarak rasyonel bir biçimde sorulmasıyla ortaya çıkan politika, Platon’un Politeia kitabında doğrudan adalet tanımına bağlanmıyor mu?

Adalet, hukukun olgusallığına ve bürokrasinin teknotratlığına devredilmek yerine; asıl tüm toplumu ilgilendiren bir kurucu temel olarak, “nasıl bir toplum istiyoruz?” sorusuyla tüm yurttaşları, yani hepimizi ilgilendirmiyor mu?