DergiMakalelerPhilo-SophiaSlider

Odysseusçu Özneleşme Serüveni

“Yazar, kendi dilinde bir yabancı gibi yazabilendir.”

                                         Gilles Deleuze

Odysseus bir kraldı ama kendi öznel hakikatine varabilmek için, İthaka’dan ayrılıp serüvenlere çıktı. Zorlu deneyimlerden geçti, İthaka’da yaşanılmayacak türden.

Tanrıların uyarısına rağmen, denizkızlarının çekici ve öldürücü sirenlerine açtı kulaklarını, tayfalarınınkini sıkıca tıkarken. Theodor W. Adorno, bu orijin kopuşu, haz ve çabanın ayrıldığı ilk “iş bölümü” olarak niteleyecekti. Derinden gelen büyüleyici çağrılar, soylu ve duyarlı kulaklara seslenirken; kulakları inceliklere tıkalı tayfaların da, tarih boyunca küreklere asılmak zorunda kalması olarak…

Oysa Odysseus, Athena’nın koruyuculuğunda, yalnızca kendi kendini sınamaktaydı, yol arkadaşlarını ölümcül tehlikelere atmadan.

ULYSSES AND THE SIRENS /1909/ by HERBERT JAMES DRAPER

Tanrıçalarla ölümsüz aşklar yaşayacaktı O, kendi faniliğine bakmadan. Sonsuzluğu sunan Tanrıçalara da “hayır” diyecekti umursamadan.

Zira kendi insanlığının ölümsüz hakikatine varmalıydı O, Tanrılaşmadan…

Ama Odysseus, yeniden İthaka’yı düşünmeye başlamıştı. Sonunda, başladığı yere geri dönmüştü öznel sürecinde.

Ne var ki, ne kendisi aynı Odysseus’tu, ne de İthaka aynıydı bundan böyle.

Bıraktığı tahtı değildi özlediği. İthaka çok arzulanacak bir yer de değildi zaten. Kayalık, çorak bir adaydı. Homeros, “Orada sadece keçiler var,” derdi.

Oysa Odysseus, yine de İthaka’yı düşünüyordu.

Paradoksal bir duyguydu bu.

Odysseus’un bunca serüvenden sonra dönüp dolaşıp geldiği yer, kendi gerçekliği, kendi öznelliğiydi.

Bir hakikate varıştı bu.

O, İthaka’nın, kendi topraklarının Kralıydı.

Odysseus orada doğmuş ve büyümüştü. Aşkları bile kendi dilinde güzeldi. Penelope onu bekliyordu yıllardır; gündüzleri halı örerek, geceleriyse aynı halıyı sökerek.

Bu edilgen bir bekleyiş değildi elbette.

Gündüzleri halıyı örmek, Penelope’u Odysseus’a götürüyor, ona bağlıyordu.

Bir hafıza kılgısıydı bu.

Geceleriyse, Ponelope aynı halıyı söküyordu; ilmikleri tek tek ayrıştırarak.

Bu da bir düşünce işleviydi.

Analiz, ayrıştırma, etimolojik olarak “düşünme” anlamına gelen bu kavramın, ilk olarak Homeros tarafından burada kullanıldığını söylemekteydi tarihçiler.

Penelope, bu hafıza örgüsü ve düşünce kılgısıyla Odysseus’un krallığını yaşatıyordu; O, geri dönene dek.

Kendisini sıkıştıran tahtın yeni adaylarından biriyle evlenmeye bir tek koşulla söz vermişti:

Ördüğü halı bittiği zaman!

Penelope’un bu unutmayan, düşünceli bekleyişi sayesinde, Odysseus’un tahtı boş duruyordu yıllardır.

Ne var ki Kalypso, bu güzel Tanrıça, Odysseus’u bırakmıyordu bir türlü. Ama kesin olan bir şey vardı: Odysseus İthaka’ya dönmeliydi. Kral Odysseus olarak vardığı kendi öznel hakikatin peşinden gidebilmek için…

Tabii ki, bu bir mitoloji, bir edebi kurgulama, Hemoros dâhiliğinin bir başyapıtı.

Ama mitoloji, aynı zamanda imgesel bir düşünce sistemi. En temel insanlık mekanizmalarını ve süreçlerini düşünen, açıklayan, tanımlayan bir imgesel tasarım rejimi.

Homeros burada bir özne olma, yani insanın kendi özdeksel kimliğinden, kendi egosundan çıkarak bilinmeyen topraklara yaptığı yolculukla gerçekleştirdiği bir öznel özgürleşme, bir evrensel özne oluş serüvenini betimliyor.

Deleuze’ün kavramıyla, bir topraksızlaşma sürecinin evrenselliğinden geçtikten sonra, insanın kendi topraklarına dönüp özgürce yeniden yerleşebilme serüveni bu.

Dionysos’un anonim yaratıcıdan parçalanarak ayrılması gibi, insanın bir özne olarak kendi hakikatini bulma sürecinde, kendi dışına çıkıp, topraksızlaşarak ulaşmayı amaçladığı bu evrensellik, yola çıkılan topraklara yeniden bir başka kozmik bilinçle geri dönüş deneyimi özünde.

Hegel’in deyişiyle, insanın kendi hakikatine, kendi topraklarının gerçekliğine, ancak bir başka yerden dolaşarak, bir başkasının deneyiminden geçerek ulaşabilmesinin paradoksu bu.

Odysseus bir kadın olabilir, Penelope da ona özlemle kavuşmayı bekleyen bir erkek. Burada isimler bir cinsiyet değil, jenerik bir insanlık ifadesi.

Üstelik her öznel yolculuğa çıkanın, arkasında bir krallık bırakması da gerekmiyor.

Ama her zaman, güzel ve çekici bir “orijin ülke” fikri var geride bir sevgili gibi bekleyen.

Nazım’ın memleket özlemi,  Odysseus’un İthaka tutkusu gibi…

Ama önemli olan, bu sıra dışı deneyimin kendisi, yaşanan sürecin özgürleştirici serüveni.

Çünkü…

İnsanın kendi kendisiyle özdeşleşen, kendi kendisiyle aynı kalan “doğal” kimliğine sarılmak yerine, kendi dışına “göç” edip, bir var “oluş” süreci yaşayarak kendisine yeniden döndüğü bir özneleşme yolculuğu bu.

Bir duygusal-düşünsel metamorfozla kendi özdekselliğinin dışına çıkan bu özne “oluş” serüveni; yerli/yabancı, aynı/öteki ikileminin cezbeden sığlığından çıkarak kafalarda özgürleşme ateşi yakan bir evrenselleşme, bir kimliksizleşme süreci özünde.

Yani, bir öznel ihtilal…

Tikel kimliklerin farklılığına saplanıp kalmayan, genelin anonimliğinde yitip gitmeyen bir evrensel özne “oluş”u gerçekleştirme serüveni bu…

Tüm “özdeksel-aynılık” sınırları arasında özgürce dolaşan paradoksal özdeşleşmeler yaratabilen bir özgürleşme yolculuğu.

Ancak bu öznel yolculuk öyle salt krallara bahşedilmiş bir yetenek değil. Bu her bir bireyin, “insan oluş” kapasitesinde var olan bir özellik. Tarihin her döneminde, toplumun her kesimden herhangi birinin böyle bir kendi dışına çıkış öznelliği serüvenini gerçekleştirmesi mümkün.

Tabii bu özgürleştirici Odysseus serüvenine çıkmak, öyle durup dururken olmuyor. Bir tetikleyici “şok” gerektiriyor.

Oyun oynayan bir çocuğun havan topu mermisiyle parçalanması gibi…

Evrensel bir adaletsizlik, bir haksızlık skandalı, mutlak bir “kabul edilmezlik” olayının ardından gelen isyanlarla başlıyor bu öznel yolculuk serüveni.

“Kabul edilemezlik” isyanı taşıyan bir adaletsizlik duygusu, Freudçu bir travma ile içe kapanan melankolik bir güçsüzlüğün tekrar mekanizmasını harekete geçirmek yerine; insanı kendisinin dışına şiddetle fırlatıp atan ayrıksı bir gücün varlığının öğrenildiği, öznel bir süreci başlatmakta çoğu kez.

Kendi sınırlarının dışına çıkmak, başka yerleri gidip görmek, başkalarının derdinden, acısından, yaşamından geçerek kendi hakikatine doğru, kimliksizleşerek, topraksızlaşarak yürümek anlamında, radikal bir öznel “göç” bu.

Zira “kabul edilmezlik” işareti taşıyan bir olay, yeryüzünün kaygısız insanlarını konforlu bir yaşamın güvenli sıradanlığından ve doğal egoizminden koparıp alır. Onun, yatağı aniden değişen bir akarsu gibi, düşünsel, duygusal, zihinsel ve mekânsal olarak kendisinin dışına çıkıp, beklenmedik bir biçimde başka topraklara akmasına yol açar. Rutin yaşam kaygılarının ötesinde, başkalarının acısını, derdini, insanlığını içselleştirip kendi insanlığının bilincine varmasına doğru bir öznel yolculuk başlatır.

Çünkü “kabul-edilmez-bir-olay” işaretiyle kendi dışına çıkarak yürüyen bir bilinç, gündelik akıntılara kapılan bir sürüklenme değil; bakışın, algının, düşüncenin, imgelemin özgürleştiği ortamlara doğru yürüyen aykırı adımların ilerleme çabasıdır.

Etrafında değişen manzaraların ritmiyle, kendi kendisinin dışına doğru “göç” edişine inatla devam edebilmek koşuluyla elbette.

Yol uzun olsa da…

Zira hakikat, içsel kaldığı sürece, yani Odysseusçu bir yolculukla kendi dışına bir “göç” yaşamadığı sürece, ne bir gerçeklik kazanabilmekte, ne de bir varoluş biçimi bulabilmektedir. Hannah Arendt’ın dediği gibi, içselin bir biçimde kendi dışına, kendinden öteye doğru bir yolculuk yaşaması, devinim özgürlüğünü başkasından geçerek başlatması zorunludur.

Acılı olsa da…

Hegel’in altını çizdiği gibi, kendisini bir söylemde dışa vurmayan düşünce, uçuk bir izlenimden öteye gidemiyor. Bir sanatçının ruhunun derinliklerindeki ilham, onun eserlerinde somutlaşmadığı sürece pek bir anlam ifade etmiyor.

Ama asıl önemlisi, bu içeriden dışarıya doğru özgürleştirici “göç” serüveninin, insan bilincinin kendisi için de geçerli olması.

Kendi kendisinin özdekselliğiyle sınırlı kalıp, kendi narsist aynılığı içine kapanan bir bilinç, kendisinin bilincinde dahi olamıyor.

İnsan bilincinin, kendini kavrayıp, tanıyabilmesi için, kendisinin dışına çıkması, İthaka’yı yaşamında bir kez dahi olsa terk edip, bir Odysseus serüveni yaşaması gerekiyor. Kendi insanlığının hakikatine doğru yorulmadan, vazgeçmeden yürümek, kendi öznel ölümsüzlüğünü bulabilmek anlamında…

Daha da önemlisi, bu kendi kendisinin dışına cesaretle çıkan insan bilincinin, Odysseus tarzı serüvenlerini tanıyabilecek, değerlendirebilecek olanın da yine kendi kendisinin dışına duygusal ve düşünsel olarak çıkabilen, kendisi gibi bir öznel “göç” serüvenini yaşayabilen bir başka insan bilincinin olmasıdır.

Yani…

Bir farkındalığın, bir insan bilinci olabilmesi; bir izlenimin bir düşünce olarak değerlendirilebilmesi; bir insanın bir özne olabilmesi için, bir başka insan bilincinden, düşüncesinden ve öznelliğinden geçmesi gerekiyor. Ancak bir insan bilinci, düşüncesi ve öznelliği, bir başka insan bilincinin çabalarını insanca değerlendirip, hissederek, düşünerek selamlayabiliyor.

Kendi kimliklerinin içene kapanan bilinçlerin ötesinde, bir ortak-insanlığı duyumsamak işte buradan geçiyor.

Yani kendi özdeksel kimliklerinin dışına yürüyebilen, ötekinin insanlığıyla karşılaşan ortak öznellikler yaratabilmekten…

Böyle bir evrensel özneleşme kapasite hayvanlarda yok. Hayvanlar, Odysseusçu öznel bir yolculuk yapamıyor, kendi hayvansal konumlarının dışına “göç” edip, topraksızlaşamıyor, kimliksizleşemiyor, paradoksal özdeşleşmeler gerçekleştiremiyorlar! Onlar sadece biyolojik kapasitelerinin “doğal sınırları” içinde yaşıyorlar!

Bu anlamıyla öznel olarak “göç etmek”, kimliksizleşmek ve topraksızlaşmak, her şeyden önce, kendi doğal biyolojik yaşamının dışına çıkıp kendi insanlığına doğru yürüyebilen bir insan-oluş serüvenidir.

Kendi kendisiyle doğal bir özdeşlik içeren bir “aynılık” olarak kalmak yerine, bir başkalaşım süreci yaşayarak kendi evinde evrensel bir öznellik olarak ikamet etme paradoksunu içermekte bu serüven.

Her türlü özdeksel-lokal “kimlik” söyleminin revaçta olduğu bir ortamda, bu “düşünsel-imgesel göç”, bu öznel özgürleşme serüveni, özünde bir ortak-öznellik, yani bir ortak-insanlık oluşturma sürecinin temelini ifade etmekte.

Deleuze’ün deyişiyle bir özne-insan “oluş” serüveni bu.

Yani…

Hölderlin’in belirttiği anlamda, “aynılık” kimliği üreten bütün temsil etme, tasarımlama, duyumsama, algılama ve düşünme biçimlerinde bir ihtilal gerçekleştirebilmek bu evrensel yürüyüş.

Paradoksal bir Odysseus serüveni olarak…

Yani…

Ben benim diyen totolojik bir “aynılık” kimliğini tekrarlamak yerine; “ben” öznesiyle “benim” yüklemi arasına bir başka varoluş, bir başka özne, bir “O” yerleştirebilme serüvenidir bu.

Yani…

Rimbaud’nun formüle ettiği biçimde, artık “Ben, bir başkasıdır” diyebilen paradoksal özdeşleşmeler oluşturabilme çabasıdır.

Ötekini başkalık, berikini de aynılık kimliğine hapseden bir skandal yerine; kimlikler arasında özgür dolaşıma çıkabilen, gerçekte mümkün olamayan paradoksal öznelliklerle ortak-insanlıklar yaratmaktır.

Hepimiz Hrant Dink’iz, demek gibi…

Yeryüzü sofralarında, eşit ve özgürce bir araya gelip, tüm farklılıklara rağmen bir ortak-insanlık öznelliği yaratabilen yeryüzü çocukları olabilmek gibi.

Yani…

Nobel ödüllü usta romancımızın dediği gibi, aslında bir tepeden bakış pozisyonu olarak kendine “Ötekinin sesi olmak” misyonu biçmek değildir mesele. Tersine öncelikle ötekiler, yabancılar, düşmanlar yaratan kendi aynılıkçı kafalarımızı değiştirebilmektir asıl yapmamız gereken.

Ötekiler yaratan “aynılık” konsensüsünün kendi kendisiyle olan kurgusal-imgesel ilişkisini, başka dünyalarla karşılaşarak, başka öznelerin bilincinden geçerek yaratılan özgür ve eşitlikçi ortak-insanlıklarla, yeryüzündeki her türlü ötekileştirici ikamet etme biçimlerini yeniden yapılandırmaktır asıl mesele.

Marifet, “ben benim, ötekini önce hain ilan eder, sonra da linç ederim; ya da ötekini önce mağdur görür, sonra da yardım ihsan eylerim”, demek değildir… Tersine “ben, sana yapılan evrensel haksızlıklar karşısında, artık kendim de bir başkasıyım, seni de mağduriyetten kurtaracak bu Odysseusçu öznel özgürleşmeye ortak insanlıkta buluşmaya çağırırım”, diyebilmektir asıl bir toplumun ve insanlığın kader birliğini oluşturan.

Zira tebaa ya da kral, öteki ya da beriki, mağdur ya da muktedir, her kesim için özneleşme ve ortak-insanlık oluşturma serüveni, öncelikle kendi kendisinin dışına çıkabilen bu Odysseusçu evrensel öznel özgürleşme yolculuğundan geçer.

İşte ancak bu evrensel öznel özgürleşme serüveni; sosyal, etnik, cinsel, mezhepsel “aynılık”/“ötekilik” kimliklerinin ve “alt/üst” hiyerarşilerinin dışına çıkan özgür bir kolektif bilinç ve eşit bir ortak insanlık öznelliği oluşturulabilir.

Yani…

Mağdur “ötekilerin” sesi olmaktan çok, öncelikle kendi kendisiyle “aynılık” taşıdığı iddiasında olan ve bundan dolayı bir “üstlük” taşıdığını sanan her türlü muktedir kimliğin, öncelikle Odysseus tarzı radikal bir öznel göç yaşaması, kendi kurguları içine hapis olma durumundan özgürleşmesi gerekir.

Yani…

Yeryüzünde gerçekleştirilecek evrensel bir ortak insanlık öznelliğinin yolu, her türlü aynılıkçı kimliklerin, önce kendi kurmaca “aynılık” kimliğinin dışına çıkıp, ötekileştirilenlere yapılan tüm haksızlıklara tüm insanlık adına karşı çıktıktan sonra, kendisine özgürleşerek yeniden dönmesinden geçiyor.

Bu topraklarda da kurulacak eşit ve özgür bir demokratik dünya da ancak böyle mümkün.

Zira tüm aynılıkçı kimliklerin yadsıdığı her öteki mağdurun da; bölgesel geri kalmışlık, etnik, mezhepsel ve dini dışlanmışlık kimliklerine indirgenmiş çaresizlik durumundan aynı evrensel Odysseus tarzı özneleşmeyle çıkıp özgürleşmesinden geçmekte yeryüzünde ortak insanlığın hakim kılmanın yolu.

Yani…

“Ötekileştirilenin” mağdur olarak kimliğinin tanımasını talep etmekten öte; kendi etnik-kültürel sınırlarının dışına çıkabilmiş ve özgürleşmiş bir öznel-güç olarak, uğradığı haksızlığı evrensel boyuta taşıyabilen, yani tüm insanlık ve toplum adına konuşabilen bir evrensel öznellik yaratabilmesinden geçmekte bu toprakların eşitlik ve özgürlük temelindeki kader birliği.

İşte bu topraklarda, demokrasinin ve barışın aktörü olan özneleşmenin, yani ortak bir toplumsal-öznelliğin yaratılması, ancak her türlü özdeksel kimliklerin dışına çıkabilen, bu paradoksal özdeşleşmelerle ortak-insanlıklar yaratmaktan ve bu özgürleştirici Odysseus serüvenlerini bir cümle yaşamaktan geçmektedir…

Yani…

İnsanlığı ikiye bölen kutsal-aynılık-ittifakı ve mağdur-öteki kimliğinin sınırları ötesinde, özgürce dolaşan ortak-öznellikler oluşturmayı başarabilmekten geçmekte…

Odysseusçu bir öznel-topraksızlaşma ve kimliksizleşme sürecinin evrenselliğiyle özgürce ve eşit olarak, tüm farklılıkların zenginliğiyle hep birlikte, yeniden kendi topraklarına yerleşebilme serüveninden geçmekte…

Bir özgürleşme süreci yaşayarak, kendi evinde, kendi etnik-mezhepsel-kültürel kimliğinden ötede bir evrensel insan olma öznelliğiyle ikamet edebilmekten geçmekte…

Yani kendi özdeksel-kimliklerinin ve doğduğu mekanların dışına inatla yürüyebilen paydaş ortak-öznellikler yaratabilmekten geçmekte bu demokrasi ve barış süreci…

Kısacası çözüm:

Kendi insanlığımızın, öznel hakikatimizin bilincine bir başkasının insanlığından, öznelliğinden geçerek ulaşabilme paradoksundan geçmekte…

Yani bölünüp, parçalanıp kendi özdeksel kimliğine hapsolmak yerine, başkasının insanlığından geçerek, öncelikle kimliklerin kendi kendisiyle olan imgesel-kurgusal ilişkisini nasıl yapılandırması, kendisiyle ilgili ne tür bir özgürleştirici kurgusal-öznel-hakikat yaratması gerektiğini düşünebilmekten geçmekte…

Çünkü temel soru şudur:

Her türlü kimlikçi “aynılık”/”ötekilik” bölünmesinin ötesinde, tüm paysızları ve dışlanmışları da içine alabilecek, ne tür bir paydaş insan öznelliği kurgulanmalı bu toprakların gerçekliğinde?

Günümüzde kapitalin, metaların ve sanıların genel-anonim dolaşımı içinde kaybolan modern bireyin nihilist yaşamını; etnik, ulusal, mezhepsel kimliklere sarılarak doyurmaya ve gönüllü kulluk furyasıyla kıvançlı kılmaya çalışan bir kurmaca-aynılık kimliği mi?

Yoksa tüm özdeksel “aynı”/”öteki”, “alt”/”üst” kimlik aidiyetlerinin ötesinde, ayrı dünyaları demokratik eşitlikte özgürce bir araya getiren, lokal haksızlıklara evrensel boyutlar kazandırabilen, herkese açık, tüm yeryüzünün sesi olabilen adil, eşit ve özgür bir ortak insanlık öznelliği yaratmak mı?

İkilem şu:

İnatla sürdürülen her türlü aynılıkçı mekanizmaların tekrarı mı?

Yoksa bir özgürleştirici Odysseus serüveniyle tüm tasarımlama, duyumsama, algılama, düşünme ve davranma biçimlerinde radikal bir öznel-ihtilal yapmak mı?

Sonuçta…

Ne tür bir ortak-insanlık öznelliği? Ne tür bir Odysseus yolculuğu ve bir özne oluş serüveni?

Seçim bize, hepimize, her eşit ve özgür insana ait…

(Not: Bu yazı ilk olarak 12 Aralık 2005 yılında “Odysseus Serüveni ve Özneleşme” başlığıyla Gazetem.net’te yayınlandı.)