Return to Dust, Topraktan Toprağa… 5

 

Festivalden Sansüre… Yoksunluktan Dayanışmaya… Mağduriyetten Mutluluğa…

Filmin seyirciyle buluşma süreci oldukça çetrefilli. Film, 2022 yılının Şubat ayında, Berlin Film Festivali’nin Altın Ayı yarışma bölümüne seçiliyor. Ancak Çinli yetkililer, hikâyenin bitişini beğenmeyip, mutlu bir sonla değiştiriyorlar. Festival sonrası, filmin Çin’de gösterime çıkmasını aylarca bekleterek erteliyorlar. Sonunda 8 Temmuz 2022 tarihinde, yaz sezonunda filmin Çin’de gösterime çıkmasına izin veriliyor. Film beklenmedik bir biçimde seyirciden büyük bir ilgi görüyor. 2 000 000 Yuan’a mal olan film, 62 gün içinde 100 000 000 gelir getiriyor.[1]

Bu durumda, Çinli yetkililer filmi tamamen yasaklıyorlar. Film şu anda Çin’de hala yasaklı durumda bulunuyor. Yönetmenin yurt dışına çıkması ve Batı medyasına röportaj vermesi de yasak. Bu durumda, filmin basın dosyalarında ve Batı medyasında çıkan yorumlar, ağırlıklı olarak filmin Çin’de halen kırsal kesimde yaşanan derin yoksulluğu ifşa ettiği noktasında birleşiyor. İşte bu ifşanın da, Çinli yönetimi rahatsız ettiği yönünde hem fikir olunuyor. Zira Çin yönetiminin, yıllar önce kırsal kesimdeki yoksulluğa karşı savaş açtığının altı çiziliyor, Nitekim Çin yönetiminin, bu savaşın da 2021 yılında yapılan bir açıklamayla mutlak surette kazanıldığını, artık Çin’de yoksulluğun son bulduğunu ilan ettiği belirtiliyor. Dolayısıyla film, kırsal kesimde hala yaşanan derin yoksulluğu gözler önüne sererek, hükümetin bu zafer iddiasını boşa düşürdüğünü, bunun da sansür kurulunu kızdırdığı düşünülüyor. Böylece filmin yasaklanması, bu yoksulluk ifşasına bağlanıyor.

Ancak filmi izlediğimizde, durumun bu kadar basit olmadığını, Çinli yöneticilerin de bu denli düz mantıkla davranan düşüncesiz insanlar olmadıklarını anlamak zor değil. Zira filmin, “alın işte size yoksulluk, siz artık kalmadı diyorsunuz, ama bak ben gösteriyorum, ifşa ediyorum” gibi sosyolojik bir durum saptaması yaptığı yok. Filmin derdi, kırsal kesimdeki yoksulluğun reel bir mağduriyet olarak gösterilmesi ve bunun ifşa edilmesini amaç edinmek kesinlikle değil.

Tam tersine, film, yeni evli bir çiftin, en azla yetinerek, doğanın kalbinde kurmaya çalıştıkları yaşamın insani zenginliğine ve duru güzelliğine övgüde bulunuyor. Yani iki dışlanmış ve mağdur insanın, birbirlerine gösterdikleri, ilgi, sevgi, şefkat ve dayanışmayla kurmaya çalıştıkları yaşamın doğal güzelliği, insani zenginliği filmin temel felsefesini oluşturuyor… Bu anlamda, film, ne gizlenen yok sayılan bir yoksulluk ifşasında bulunuyor, ne de bir yoksulluk güzellemesi yapıyor. Dikkatlice izlendiğinde, filmin asıl anlatmak istediği çok açık. Filmde, geçmişin travmalarına ve yaşamda çok az şeye sahip olmalarına rağmen, birbirini seven iki iyi insanın, kendi üretici emekleriyle bütün insanlığın imreneceği mutlu bir yaşamı kurmanın güzelliği anlatılıyor.

Bu nedenle, filmin herhangi bir yerinde herhangi bir yoksulluk mağduriyeti yapan ne bir diyalog ne de özellikle bu mağduriyeti ifşa eden herhangi bir sahne var. Tam tersine, Guiying ve Ma kendi evlerini yaparken, tarlalarını ekip biçerken, bu emek-yoğun işlerde ilerledikçe yüzlerinin gülmeye başladığını, mutlu olduklarını, birbirlerini buldukları için ne kadar şanslı olduklarını ifade ettiklerini görüyoruz. Ma ve Guiying’in, kooperatiften kiraladıkları küçük tarlayı, sahip oldukları bir eşekle ve üzerine oturdukları bir tahta sabanla sürmeleri, onları hiç bedbaht etmiyor.

 

Tam tersine, tarlalarını sürerken de, tohumları özenle ekerken de birbirlerine doğanın ve toprağın verimini, sonsuz döngüsünü anlatarak bu işleri yapmaları sayesinde, bu köy hayatının bilinçli bir yaşam felsefesine tekabül ettiğini görüyoruz. Bu bağlamda, dayanışmayla ekinlerini ekmeleri, biçmeleri, samanı rüzgârda savurup tanelerini ayırmaları, karton kutularda birer çocuk sevinciyle civcivlerini büyütüp, ilk yumurtayı aralarında bunun için en çok emeği harcayanın hak ettiğini söyleyerek birbirlerine sunmaları onları hep mutlu ediyor. Zira bütün bunları, ortak bir yaşamın gereği, dayanışma içerisinde, kendi emekleriyle, kendine yeterli insanca bir yaşam kurduklarının bilincinde olarak sevinçle yapıyorlar.

Aynı şekilde, toprağı ve samanı suyla karıştırıp, balçığı tahtadan yaptıkları kalıplara döküp, güneşte kurutup, yüzlerce kerpiç yapıyorlar. Bu kerpiçlerden kendilerinin emek-yoğun çabalarıyla kendilerine ait bir çiftlik yapmaları, hep aynı yaşam felsefesiyle ortak bir yaşamı kurmanın verdiği mutluluk serüvenine dönüşüyor.

Öyle ki, bu sade mutluluğun, bu duru yaşam sevincinin, bu günler-aylar süren emek-yoğun çabalardan vazgeçmenin eşiğine gelindiği en zor, en umut kırıcı anda bile yok olmadığına şahit oluyoruz. Bir gece fırtınayla uyandıklarında, günlerce çalışıp yaptıkları ve kuramaya bıraktıkları kerpiçlerin eriyip gideceği korkusuyla dışarı fırlarlar. Yağmurun ve şiddetli rüzgârın altında, kerpiçlerin eriyip toprağa karışmasını engellemeye çalışırlar. Ama başarısız olurlar. Fırtına çok güçlü; yağmur, bardaktan boşanırcasına kesintisizdir. Kerpiçlerin hepsini üst üste dizip, üzerlerini naylonla örtmeyi başaramazlar. Guiying, bu çaresizlik anında ağlamaya başlar. Ama Guiying ağlarken, birden kahkahalarla gülmeye başlar. Bu sahne filmin en duygu yoğun anlarından birisidir. Yağmurun ve rüzgârın şiirselliği altında hem ağlayarak, hem de gülerek, çocuklar gibi neşeyle eğlenerek birbirlerine sarılırlar. Bu sahne, en çaresiz ve zor anları bile yaşam sevinçlerini kaybetmemelerine en güzel örneklerden birisidir…

Bu zorlu gecede sabaha kadar uğraştıktan sonra, gün ışıdığında, torağa karışmış kerpiç kalıplarının arasında otururlarken, yaşamlarının zorluğundan, çabaların beyhudeliğinden, olanaksızlıklardan, yoksulluktan hüzünle söz etmezler. Tam tersine, birbirlerini ısıtmaya çalışarak, birbirleriyle ilk karşılaştıkları günleri anlatırlar. O ilk andaki izlenimle, iyi insan olduklarını anladıklarını ifade ederler. Yağmurların ve rüzgarların aslında kendilerini güçlendirdiğini belirtirler… Sonra da, aynı sakin güç ve aynı sessiz karalılıkla, aynı yaşam sevinciyle evlerini inşa etmeye devam ederler. Evlerinin çatısındaki kırlangıçları unutmadan, onların yuva yapacakları özel yerleri de saçakta düşünerek evlerini bitirirler… Evlerine girip oturmaya başladıklarında, yeni evlerini en azla yetinecek şekilde dekore ederler. Buranın rüzgâr sesi ne güzel diyerek, huzur ve mutlulukla yataklarına yatıp uyurlar…

Bunların hiç birinde bir yoksulluk edebiyatı, bir yoksunluk mağduriyeti yok. Evlikleriyle birlikte, bu iki insan mücadeleye sıfırdan başlarlar. Tarlalarını ekip biçip yiyeceklerini topraktan çıkarırlar. Evlerini kerpiçten topraktan yaparlar. Bütün bu süreçte birbirlerini tanıyıp, yakınlaşıp, birbirlerine sevgi ve şefkatle kollayıp, karşılıklı dayanışma içinde kendilerine yeten mutlu bir yaşam kurarlar. Bu süreçte, filmde, hiçbir zaman yoksulluk mağduriyetinin anlatılması söz konusu olmaz.

Tam tersine bu süreçte (ki filmin baştan sona tamamı zaten bütün bu süreçlerden oluşuyor) bu iki dışlanmış, hor görülmüş insan, birbirlerine duydukları sevgi, saygı ve şefkatle yeniden kendi insanlıklarını, kendi öz saygılarını kazanırlar. Birbirlerini severek, değer vererek; kendilerini de sevmelerini, kendi varoluşlarının da değerli olduğunu öğrenirler. Üşümemeleri ya da yorulmamaları için birbirlerini düşünerek gerçekleştirdikleri günlük, basit, ama anlamı ve etkisi büyük jestlerde, sadece geçmişin vücutlarında ve yüreklerinde açtığı yaralarını sarmazlar. Aynı zamanda, bu günlük işleri, birlikte, dayanışma içeresinde gerçekleştirmeleri sürecinde, ilk kez bir insani dikkat ve ilginin sıcaklığında kendi insanlıklarını da hissederek, bu iki kişilik ortak yaşamı adım adım kurarlar.

İşte bütün film, bu süreci anlatıyor: Köyde dayanışmayla yapılan günlük işlerin, buradaki doğal güzelliğin, bu ortak yaşamdaki insani zenginliğinin övgüsü. Toprağın insanlığı besleyen gıdayı, insanı barındıran evi sağlayan zenginliğini; mevsimlerin güzelliğini ve işlevini, bu doğal güzellikler içinde, sadece ihtiyacı olduğu kadarıyla yetinen, kendi üretici emeğiyle kendi ideal yaşamlarını kurabilen iki insanın mutluluğu anlatıyor. Doğanın güzelliği, mevsimlerin şiirselliği; günlük çalışmaların tüm zorluklara rağmen, bu iki insanın ilmek ilmek örüp gerçekleştirdikleri sade ve mutlu yaşamın güzelliğiyle taçlanıyor. Bu süreçte, seyirci olarak, biz de onlar gibi seviniyor, mutlu oluyoruz. Bir epik filmin, destansı bir kuruluş hikâyesinin önündeymişiz gibi coşkun duygulara sahip oluyoruz. Çünkü bu iki yoksul ve dışlanmış insanın gerçekleştirdikleri sade, mütevazı, ama özünde destansı bir yeniden-kuruluş hikâyesi.

Zira bütün bunları başaran Guiying, küçüklüğünden beri kendi ailesi tarafından şiddet görmüş ve sonunda bir eli sakat kalmış bir kadın. Ailesinden gördüğü sistemli şiddet yüzünden yürümekte bile zorluk çektiği bir denge ve titreme sorunu var. Ama Guiying, bütün bunlara rağmen, eşini gecenin soğuğunda, donma tehlikesine rağmen, elinde sıcak su şişesiyle karşılamak için dışarda karalılıkla bekliyor. Tarlada onunla birlikte bıkmadan, usanmadan çalıyor. Civciv yetiştiriyor. Hayvanlara yem veriyor. Evin yapımında kova kova çamur taşıyor. Ekin balyalarını eşek arabasını üzerine inatla atmaya çalışıyor. Her defasında yere düşüyor, ama kalkıp yeniden deniyor… Bazen hastalanıyor, başarısız oluyor, ama bunların hiç birini zorla, istemeden, bir cezaymış gibi yapmıyor. Tam tersine eşinden gördüğü özenli ilgi ve içten bir sevginin karşısında kendini eşit bir insan olarak yeniden var ediyor.  Bu ortak yaşamın sorumlu bir öznesi olduğunu hissediyor ve kendi iradesiyle özgürce davranıyor. İşte Guiying’in bu özgür iradeli ve fedakâr davranışlarının seyircinin gözündeki erdemi, soyluluğu ve bu çabaların yol açtığı yüceltici duygu buradan geliyor.

Zira Guiying’in kendi reel insani kapasitelerinin üzerine çıkan özgür iradeli ve fedakâr çabaları, sadece bu iki kişilik ortak yaşamı kurmaya katkı sağlamıyor. Aynı zamanda, bu emek-yoğun çabalar, Ma ile birlikte, geçmişin mağduriyetinden özgürleşerek, geçmişten gelen kırılganlıkları dayanıklılığa, yoksunlukları da insani zenginliğe dönüştürmeyi sağlıyor. Ma için de aynı şey geçerli; Guiying’ten gördüğü bu fedakârca ilgi ve sevgiyle, çok daha enerjik ve mutlu bir biçimde işlere sarılıyor.

Bu bağlamda, filmde, yoksulluk mağduriyeti gibi bir dert kesinlikle yok. Tam tersine bu iyi insanların, bu kül ve dumanlar ülkesinin azla yetinen çiftçilerinin, doğayla iç içe, mevsimlerin ritmiyle sürdürdükleri üretici yaşamın güzelliğine övgü var.

Peki, öyleyse neden Çinli yetkililer bu filmi yasaklıyor?

Çünkü filmde övgüyle anlatılan bu güzellikleri yok eden, asıl Çin hükümetinin “yoksulluğu yok ediyoruz” dediği uygulamaların kendisi. Paradoksal bir biçimde, Çin yönetimi, kırsal kesimde yoksulluğu ortadan kaldıracağız diye, aslında bu övgüye şayan yaşamları ortadan kaldırıyor. Şehirlere göç etmiş çiftçilerin boş kalmış evlerini yıkması için yüklü bir para ödüyor. Hala bu köylerde yaşayanları da yakın şehirlerdeki apartmanlara yerleşmesi için teşvik ediyor. Bunun sonucu filmde de birçok kez gösterildiği gibi buldozerler bu köylerdeki boş kerpiç evleri birkaç dakikada yıkıp, toza, dumana karıştırıyor. Bu yaşamlar toz olup toprağa karışıyor, ama artık bu toprağa dönüş, Ma’nın filmde savunduğu doğa felsefesine göre yeni yaşamların başlangıcı olan bir doğal döngü değildir. Bu şekilde toprağa dönüş, kelimenin tam anlamıyla bir yıkımı ve yok oluşu ifade ediyor. Yani tam bir nihilizm…

İşte film asıl bunu gösterdiği için, Çinli yetkililer tarafından yasaklanıyor. Saklanmak istenen ya da artık yok denilen yoksulluğu ifşa ettiği ya da yoksulluk mağduriyetini anlattığı için değil. Filmi dikkatlice izleyen bir seyirci bütün bunlar açıkça görüyor, hissediyor.

Ancak filmin Çinli yetkililerce yasaklanmasının bir ikinci nedeni daha var.

Modernleşme ve şehirleşme adı altında, eski kooperatif yöneticilerinin köylülerin emeklerinin sömürüsüyle yerel kapitalistlere dönüşerek zenginleşmesini, filmin asıl insani olarak yoksul ve değersiz yaşamlar olarak göstermesi. Bu yerel zenginlerin ortaya çıkışının da Çin yönetiminin modernleşme ve şehirleşme politikalarının sonucu olduğunun altının çizilmesi. Filmin yasaklanmasının asıl nedeninden biri de bu.

Peki, film bu yoksulluk ve zenginlik konularını bu şekilde incelikli bir biçimde nasıl ters yüz ediyor? 

İlk bakışta, Ma ve Guiying’in bu evlilik serüveni, çocukluğumuzun mağduriyetten özgürleşme masallarından esinlenen bildik, tanıdık, sıradan bir hikâye gibi görünüyor. Ancak, iki mağdur insanın tanışma ve yeni bir yaşam kurma mücadelesi; aslında başta kendi aileleri olmak üzere tüm insanlığa verdikleri evrensel bir ders niteliğine dönüşüyor. Film, bu açıdan, aslında bir yandan yoksulların ve dışlanmışların yaşamlarının “fakir yaşamlar” olmadığını gösterirken; bir yandan da gösterişli ve şatafatlı yaşamların da aslında “zengin yaşamlar” olmadığını seyirciye anlatan sinematografik bir ders niteliğini taşıyor.

Bu iki yoksul ve dışlanmış insan, terk edilmiş evlerin arasında, ruhu boşalmış köylerinde, en azla yetinen günlük bir yaşam içerisinde, kendi yiyeceklerini tarlalarını ekerek topraktan çıkarıyorlar. İçinde oturacakları evlerini kerpiçten kendileri yapıyorlar. İşte bu kendi emekleriyle yeni bir yaşamı doğadan, topraktan var ederek kurma mücadelesini sürdürürlerken, aslında seyirciye şu temel fikri iletiyorlar: Zengin bir yaşam, sahip olunanların şatafatı ve gösterişi değildir. Zengin bir yaşam; yoksunluk ve olanaksızlık içinde bile, bir insanın bir başka insana karşılıksız gösterdiği dikkatin, itinanın, sevginin, şefkatin, iyiliğin ve dayanışmanın insani varlığıdır.

İşte bu nedenle, bu filmde, azla yetinmek ya da maddi yoksunluk, yoksul bir yaşam değildir. Filmde, Ma ve Guiying’in kurduğu ortak yaşamın bu insani zenginliği, aslında, yoksulluğu sadece ekonomik yoksunluğu gidermek olarak gören ya da yoksulluğu, yardım ve sadaka mantığıyla ele alanlara verilecek evrensel bir derstir. Çünkü sadece ve sadece yoksulların iyilik etiğiyle vücut bulan insani dayanışması; karşılıksız, hiyerarşisiz, hesapsız, eşitlikçi ve özgür bir biçimde biriktirilen insanı bir zenginliktir. Çünkü sadece ve sadece yoksulların bu zengin insani yaşamları, ancak politik olarak evrensel bir dayanışma modeli oluşturabilir… Çünkü sadece ve sadece yoksulların bu evrensel dayanışması, varlığını kendi kendisinin insani zenginliğinden üreten sonsuz, sınırsız ve ölümsüzdür…

Filmde, zengin bir aile figürü de var tabi ki… Değişen, modernleşen Çin’de ortaya çıkan bu yerel kapitalistler, yüzlerinde arsız bir sırıtma, ellerinde tomar tomar para ve son model arabalarla dolaşırlar. Filmin bu zengin insanlarla ilgili yargısı çok açıktır. Masal bu ya, köylülerin ürünlerini kendi belirlediği fiyatla satın alan bu yerel kapitalistin yaşlı babası hastadır. Hastalığının iyileşmesi için çok özel bir kan olan, “Panda kanı” olarak bilinen bir kana ihtiyaç vardır. Masallar işte bunun için anlatılır: Bu kan da tesadüfen bizim görücü usulüyle evlendirilmiş çiftçi damadımız Ma’da vardır. Genç yerel kapitalist, her defasında lüks aracıyla gelip Ma’yı alıp götürür, kanını alır. Bunu yapmak için bir kapitalistin kullanacağı argümanı tahmin etmek zor değildir: Babam ölürse, hiç biriniz ürünlerinin parasını alamaz! Normal tabii ki… O, bir kapitalist ve gösteriş zengini. Bunun ancak parasal bir tehditle yaptırabileceğini sanması onun fıtratında var! Tüm bölge köylülerinin, bütün bir yıl çalışarak yetiştirdikleri ürünlerinin parasını ödememekle tehdit ediyor. Özünde ufku bu kadar dar ve yoksul. Oysa Ma, bu kan verme işini karşılıksız yapıyor. Kendisi maddi olarak yoksul, ama insani olarak zengin bir yaşamı var. Bir hayat kurtaracaksa, kanını vermiş, günden güne güçten düşmüş, bunun hiçbir önemi yok onun için. Zengin ya da fakir fark etmez, Ma bunu kendi iyi niyetinden yapıyor. Her defasında gidip kanını veriyor. Bu prensip olarak, bir iyilik etiğidir: Hesapsız, çıkarsız, karşılıksız, evrensel bir insani tutumdur. Bir başka insana karşı, sadece insan oluşundan dolayı gösterilen dayanışma tutumudur. Eğer bu özel “Panda kanı” sadece kendisinde varsa ve bu kana ihtiyacı olan, ölmek üzere olan birisinin varlığı kendisine bildirilmişse, bu durumda Ma tek bir şey yapacaktır: insan hayatını kurtarma. Bu onun doğal yaşam prensibidir. Başta eşeği ve evinin çatısındaki kırlangıçlar dâhil, doğadaki tüm canlılara karşı da tutumu aynıdır. Bu kadar basittir onun için. Bu insani tutum, zengin ya da yoksul olmanın doğasında değildir. Zira zengin ya da yoksul olmanın, spesifik bir insani doğası yoktur. Ma ve Guiying için sadece insan olmanın evrensel zenginliğidir bu bir başka insanın yaşamına sadece insan olduğu için verilen değer.

Buna karşın, filmin, yargısı zengin aile için oldukça farklıdır. Genç yerel kapitalistte bu insani zenginlik yoktur. Filmin; bu zengin karakteri, altında lüks aracı, elinde bir tomar para ve yüzündeki sırıtmayla tiplemesi rastlantı değildir. Bu yerel kapitalistin zenginliği sadece sahip olduklarıyla sınırlı bir zenginliktir. İnsani bir derinlik içermez. İnsani duyarlılıktan yoksundur. Yani insan olarak yoksuldur. Zira bu masalda birçok kez gündeme gelen özel bir kan aranıyor hikâyesi, rastlantı değildir elbette. Bu dramatik durum çok açık bir sine-fikri ifade eder. Bu yerel kapitalist aile, emeğiyle yaşamlarını kurmaya çalışan köylülerin kanını emmektedir. Bu yerel kapitalist ailenin yüzeyde görünen zenginliğinin özünde, işte bu tarz yaşamsal bir yoksulluk vardır: Bir vampirin kan emiciliği. Başka insanların kanına muhtaç olan, kan emmedikçe varlığını sürdüremeyen özünde yoksun bir yaşamdır bu. Zira yaşamak için dışa bağımlı, kendi kendine yetemeyen bir varoluştur bu. Dolayısıyla başkalarının kanıyla beslenen bu şatafatlı yaşamlar, evrensel bir model olarak insanlığa sunulamazlar. Çünkü bağımlı, sonlu, sınırlı ve ölümlüdürler.

Oysa Ma ve Guiying’in, filmin hiçbir sahnesinde, hiçbir diyalogda henüz sahip olmadıklarını hayal ederek, yaşadıkları anı derin bir yoksunluk ve kahırla geçirdiklerini ifade ettiklerini görmeyiz. Tam tersine,  Ma ve Guiying, bir araya geldikten sonra filmin her aşamasında, her diyaloğunda sahip olduklarıyla kendilerine yeterli ve huzurlu bir yaşam kurdukları için mutlu olduklarını ifade etmelerine tanık oluruz. Hikâye Ma ve Guiying’in günlük emek-yoğun çalışmalarıyla ilerledikçe; onların birlikte kurmaya çalıştıkları çiftlik ortaya çıkmaya başladıkça, tarladaki ekinler boy verdikçe, etraflarını yetiştirdikleri kümes hayvanları çevirdikçe; onların da yüzlerinin gülmeye başladığını görürüz. Bu süreçte sevinçleri sözlere dökülmeye, birbirlerini buldukları için ne denli şanslı olduklarını dillendirmeye, mutluluklarını her davranışlarıyla birbirlerine belirmeye başlarlar.

Zira çiftliğin inşa süreci, aynı zamanda, hem sembolik hem de reel olarak onların bizzat kendi emekleriyle kurduğu mutluluğun inşasıdır aslında. Onların bu hikâyedeki derdi; henüz sahip olmadıklarının gelecek hayaliyle kahrolup, bedbaht bir yaşam sürmek değildir. Onların bu hikâyede başardıkları, bizzat kendi elleriyle gün be gün çalışırsak küçük çiftliklerini inşa etmelerinin özgüveni ve kendine yeterli iki kişilik ortak bir yaşamı kurmanın gururuyla geçmişin mağduriyetinden özgürleşmenin mutluluğunu yaşamaktır. Bu bağlamda, film, bir yoksulluk ve mağduriyet ifşası değil; tam tersine, yoksulluk mağduriyeti algısından özgürleşmenin evrensel manifestosudur. Bu hikâye; bir ateş ülkesinde, küller, dumanlar arasında yitip gitmiş, toz toprak içinde görünmez kılınmış, yok olduğu sanılmış; doğa, hayvan ve insani zenginliğin duru güzellikleri içinde yaşanan kendine yeterli ve mutlu hayatlara dokunaklı bir ağıttır. Bu hikâye; bu toza, toprağa karışarak yeryüzünde yok olmaya yüz tutmuş fedakâr yaşamların özneleri olan sade insanların bilgeliklerine, haysiyetlerine, insanlıklarına yapılan trajik bir övgüdür.

Bu bağlamda, filmin Çin’de yasaklanması ve tüm çevrimiçi platformlardan kaldırılması, sosyolojik bir yoksulluk ifşası yaptığı için değildir. Filmin yasaklanması; asıl zenginlik ve yoksulluk kavramlarını felsefi olarak sorgulayarak, ters yüz eden bir sinematografik derinliğe sahip olduğu için gerçekleşmiştir… Zira Çin yönetiminin filmde şehirleşme, zenginleşme ve modernleşme olarak sunduğu toplum inşası, aslında buldozerlerle sembolize edilen nihilist bir yıkım modelidir. Filmde bu buldozerler, kerpiç evleri yıkarak yoksulluğa son vermek yerine; aslında insanlığın geleceği olabilecek, doğayla iç içe, tüm diğer canlılarla birlikte kendine yeterli zenginlikte bir uygarlık modelini yok etmektedir…

Metin Gönen

[1] https://www.arpselection.com/film/le-retour-des-hirondelles/